Köy Anıları
Ömer Onbaşı.

Allah gamni gani rahmet eylesin, Ömer Onbaşı (Ömer Karaer) derler saygıdeğer bir ihtiyarımız vardı.
Bilge, bir o kadar da melami meşrep bir ihtiyardı.
Sizlere bu rahmetlinin bir olayını nakledeceğim, bu vesileyle de yadetmiş olalım.

Efendim, rahmetlinin sanırım orta yaş zamanı olsa gerek, o yıl harmanını köyün altına kurmuş.
Hasat çok bereketli geçmiş.
Harmanda çeç saman yığını gibi kabarmış.
Ağıstosun içi, iş çok olduğu için mahsulü henüz ambara atmak mümkün olmamış.
Derken bir akşam hava birden kararıp, bardaktan boşalırcasına bir yağmur tutturmuş.
Eskiler bilirler bu türden yağmurlarda köyün çayından çok dehşetli sel geldiği vakitler olurdu.
Uzatmayalım, o dehşetli sellerden biri de işte o gün gelmiş.
Rahmetli Ömer Onbaşı, çeci kurtarmak için adeta sel sularıyıla güreşmiş ama nafile.
Kan ter içinde bitkin düşmüş. Sel ne çeç koymuş ne saman.
.Çamura belenmiş vaziyette elinde yabayla kalakalan Ömer Onbaşı başını göğe kaldırıp; " Sen Ömer Onbaşı olup, ben Allah olsam, şu senin bana yaptığını ben sana yapsam, sen bana ne derdin?" demiş.
Öylesine kendinden geçmiş bir halde ki, hiddetle elinde kalan yabayı da sel sularına fırlatarak; "al bunu da sok" deyivermiş.

Boş mu durdum
Yine rahmetle analım, Deli Hüseyin (Hüseyin Kalın-Aylakçının Üsüyün) derler kalender meşrep bir beyefendi vardı.
Kendi tabiriyle sular bulandıkça ara ara onun da kafası bulanır, biraz deli ayaklarına yattığı olurdu.
Bana sorarsanız kısman de olsa onu tanıyan biri olarak deli değil veli olduğunu söyleyebilirim.
Hüseyin Ağa o yıl tapanlı bağlarında bekçi idi.
Tapanı bilenlere anlatmağa lüzum etmez ya biz yine de söyleyelim.
Yılan çıyan korkusundan gönül rahatlığı ile gezemezdik.
Hele gece orada kalmak hiç akıl karı değil di.
Hüseyin Ağa neye kızarsa, iki ay süreyle bu yılanlarla, çıyanlarla kalır köye inmez.
Köyün delikanlıları çok severdi rahmetliyi.
O da aşağı mahalleye kahveye indikçe hep gençlerle otururdu.
Uzatmayalım Hüseyin Ağa iki aydan sonra nihayet köye iner.
Gençler onun sohbetini özlemişler, neşe ile etrafını sarıp merakla ; "nerelerdeydin Hüseyin Amca, yılan çıyan oralar, tapanlıda kalınır mı? Hiç kormadın mı?" diye sormuşlar.
Cevap harika ve bilgece: "Oğlum boş mu durdum sanıyorsunuz.
Uzunoğlanın Gani her gün bağa gelip akşama kadar on kişi öldürüyor ben de sabaha kadar mezar eşiyordum.
Ne yapayım gelemedim işte" demiş.
Not: "Uzunoğlanın Gani" Bölerenli olup sanırım o da rahmetli olsa gerek.
Sanırım Onun bir hususiyeti Hüseyin Ağa tarafından ince bir alayla hicvedilmiş.

Hazreti İbraam
Yiğit Lakabıyla anılır derler, Umuğun Osman, eniştesi Naziğin Hasanın Muzaffer (Allah ömür versin ikisi de hayattalar) daha beş on delikanlı sanırım şemşamer(ay çiçeği) çapalıyorlarmış.
Osman çalışanları ğüldürüp eğlendirmek için olsa gerek arasıra eniştesine takılır laf atarmış.
Osman: "Bakın arkadaşlar benim enişte çok cahil en kolay birşeyi bile bilmez" diye afa girmiş.
"Enişte hadi bil bakalım peygamberimişzin adı ne?" demiş.
Böle basit bir soruya muhattap olan muzaffer bir yandan çapa sallıyor bir yandan da cevapını şak diye vermenin tadını çıkartıyormuş.
Muzaffer: " Ha yavrum ha onu da mı bilmeyeceğim.
Bunu bizim Güşşen bile bilir.
Hazreti İrbam" deyivermiş.
Osman: "Yahu enişte ibraam olurmu hiç Hazreti Muhammet diyeceğin" deyince Muzaffer kimsenin beklemediği bir bilgelikte nükteli bir cevap konduruvermiş.
"O da onun emmisinin oğlu gayın oğlan!"

Ankara
Yukarıda filozofca bir cevabını da verdiğim Rahmetli Deli Üsüyün ile yine rahmetli ağabeyi İbrahim Ağa(Aylakçının ibraam) Ankaraya çalışmaya giderler.
Bir hafta, bir ay, bilem üç ay çalışır para biriktirirler.
Köye dönmek üzere tren garına gelirler.
Bilet fiyatlarını gören İbrahim Ağa, "gardaşım" der üsüyün ağaya, "buna ne para virek, şuradan kestirmeden çıkıp gidek" der.
"Sen bilin Ağa" der beriki.
Yola çıkarlar üç beş gün sonra tren yolunu takiben dağ dere aşıp, Fakılı istasyonuna ulaşırlar.
Bunlar istasyona girerlerken Ankara istikametinden de bir tren gara girmek üzeredir.
İbrahim Ağa; "Gardaşım gördün mü? biz o trenden de evvel geldik, iyi ki boşuna para vermemişiz" der.


39
Kıymetli Hemşerilerim, bunlar benim de duyduklarımdır.
Ben de elin yalancısıyım.
Rivayet ederler ki, o yıl pancar çok bereketliyimiş, fakat kış erken bastırıp köylüyü perişan etmiş.
Pancarın bir an evvel tarladan kaldırılıp Boğazlıyan'a getirilmesi gerekiyormuş.
Ancak imkanlar bu günkü gibi deği, pancar götürmeye kamyon bulmak fermana mahsus bir şeymiş.
Bir tek kamyon var o da Acırlılı Maserin kamyonu.
Köylü Maser'in başına yaığnak olup; o önce benimkini götür, bu ille benimkini götür, diğeri benimki gitsin, diye sıra almaya çalışırlarmış.
Maser bakmış ki iş çığrından çıkıyor, köylü birbirine girecek; "Telaşlanmayın, boşuna bağırıp çağırmayın komşular" demiş.
"Sizi sınava tabi tutacağım, kim kazanırsa önce onunkini götürürüm " demiş.
"Tamam kabul" demişler.
Maser: "Sınav şu, en çok kim gaz bırakırsa onunkini önce götürürüm, g..ne güvenen öne çıksın" demiş.
hemen öne çıkıp gaz bırakmaya başlamış.
Kahvenin önüne gelene kadar yanındakiler 39 saymışlar.
Bunun üzerine Maser, önce onun pancarını götürmüş.

Köy Gezmesi
Eskiden köyümüz delikanlıları akşam gezmelerini köyün dışında yaparlardı.
Bunun içinde "köyün altı" tabir ettiğimiz yere gidilir, çoğu zaman "Maserin söğütleri"ne kadar gidip gelinirdi.
Rivayet ederler ki, bir gün Duran Ustanın Mahir ile Patoğlanın Mustafa, (yanlarında başkaları da var mı bilmem) böyle bir akşam gezmesinde lafı öyle daldırırlar ki, konuşa konuşa Devecipınara varırlar.
Sabah da yaklaşmış, derler ki; "Köye döneceğimize bari Boğazlıyana inelim, millet şafağınan köyde gezindiğimizi görmesin.
" Ve, dediklerini yapar Boğazlıyana varırlar.
Sabah lokantadan birer çorba içip köye gelen ilk arabayla dönerler.

Dursun ile Nurdoğan'ın jandarmadak dayak Yemesi
Yine anlatırlar ki; Kürdün Bekir'i Dursun, Tahsin'in ortanca oğlu Nurdoğan, bir kaç delikanlı daha, şaka olsu diye, bir kaç gece Zevzet'in kapısına varıp rahatsız ederler.
zevzet bunlara, ana-avrat düz gider ama bunu yapanlara da çok öfkelenir.
Yukarıda ismini verdiğim iki delikanlıyı seslerinden mi tanır, yoksa isimlerini biri mi söyler bilinmez, Sabah otobüse binip doğruca Boğazlıyan Jandarmasına varır.
Zevzet eğrile doğrula jandarma komutanının huzuruna çıkar.
Şapkayı da kafadan çıkartır ki, o da ne; kafasının her yeri yamru yumru şiş.
Jandarma komutanı; "dayı bu ne hal seni bu vaziyete kim soktu, kim dövdü" diye sorar.
Zevzet hemen, gece evinin nasıl basıldığını kendine ne eziyetlerin edildiğini salya sümük anlatır.
komutan, hemen iki jandarma çıkartıp köye salar.
Yaka paça yakalanan gençler Bogazlıyan karakoluna getirilirler.
Zevzetin normal halinin de bu olduğunu bilmeyen komutan, kimsesiz ve savunmasız bir ihtiyarı zalimce dövüp böyle perişan bir hale soktuklarını zannettiği bu iki delikanlıyı, muhtar varıp da durumu anlatana kadar, elden avuçtan çıkartır.
Özellikle Nurdoğan'ı jandarmalar çok döverler.

AliPaşanın Duvar Ördüğü
Efendim, Raviler şöyle rivayet ederler ki; Allah rahmet eylesi hepsi de gerçek dünyadalar.
.
.
Duran Usta kadar olmasa da, Ail Paşa da kendi halinde bir duvarcı (duvar ustası) sayılırmış.
Ucuz işçiliğe aldanan kimi akıllıların Ali Paşa'yı "usta" diye çalıştırdıkları da olurmuş.
Köyümüzün ulularından "Abekir" nam, biraz da inatçılığı ile meşhur bir bey, Ali paşa'yı duvar örmesi için yövmiyeci tutmuş.
Akşama kadar çalıştığı halde duvarın şakülünü bir türlü tutturamayan Ali Paşa, bu işin içinden çıkamayacağını anlayınca, nasıl bir bahane uyduracağını düşünmeye başlamış.
Bu sırada duvar da iyice bel verir olmuş, dokunsalar yıkılacak bir vaziyet almış.
Ali Paşa, Abekirin biraz sinirli ve inatçı yapısını bilir ya; duvarın yıkılmasına mani olmak için, sırtını destek verip; "Abekir, yövmeyemi ver vaktim tamam oldu eve gideceğim" demiş.
Köyde adettendir ki, her kim birinde yövmiyeci olarak çalışırsa, akşam yemeğini de orada yer.
Akşam yemeği vermeyen iş sahibi köyde ayıplanır.
Abekir bunu bildiği için; "Oğlum, Ali Paşa akşama kadar çalışıp yoruldun yemek yemeden gidersen beni ayıplarlar, yemeğini ye, paranı öyle al, evine var" der.
AliPaşa: "Yok arkadaş, ben paramı şimdi isterim, veriyorsan ver vermesen ördüğüm duvarı yıkarım" der.
Olup bitene sinirlenen Abekir: "Yıkarsan yık ulan, yemek yemeden para yok" der.
Bunu fırsat bilen Ali Paşa, duvardan desteğini çekiverir.
Abekirin şaşkın bakışları arasında duvar güredek uçar.
"Ali Paşa'nı duvar ördüğü gibi" sözü, işte bu olaydan kalmadır

Alo Yozgat!
Bu anlatacağım hadisenin birbirinden farklı iki rivayetini duymuşluğumuz vardır.
Olayın heri iki rivayetinin kahramanı da rahmetli Ahmet Ağa'dır(yiğit lakabıyla anılır Patoğlanın Ahmet'tir) Muhtemelen askerlikten aşina olduğu telsiz mekanizmasının kendince bir canlandırmasını yapmıştır rahmetli.
O yıl Karöön'de bağ bekçiliği yapan Rahmatli Ahmet Ağa, çavdarcıkları kaysıdan kaysıya bağlayarak bir telğraf hattı oluşturmuş ve Yozgat valisiyle görüşerek, kötü bir hasat dönemi yaşanması sebebiyle köylüye üzüm gönderilmesi talebinde bulunmuştur.
Hikayenin bir diğer rivayeti de, Karööne çok gelip başka bağlara ziyan verdiğini düşündüğü rahmetli Elvan Ağa'yı korkutmak için böyle bir düzene başvurduğu şeklindedir.
Bir eliyle de tıkır tıkır kaysının gövdesine vurarak: "Aloo, Yozgat.
Elvan'la ilgili bir şikayette bulunacağım.
" dedikçe, Elvan Ağa'nın; " etme Ahmet essah bellerler, başımı belaya sokma" diye yalvardığı anlatılır.

Diri Satacağına Deri Sat!
Kendisinden de dinlemişliğimiz vardır, Kulakları çınlasın Kocoğlanın Üsüyün o sene Bulduğun Duranın toklularını gütmektedir.
Rahmetli Bulduğun Duran, Gocoğlanın Üsüne de pek güvenmediğinden olsa gerek torunu, Hüseyin'i ( ozamanlar 10 yaşlarındadır) de yanına katmıştır.
Gocolanın Üsüyün yataktan kaldırdığı sürüyü aç karnına Değirmenin önündeki pancar tarlalarına koyuverir.
Torun Hüseyin, olacakları tahmin edip çırpınırsa da sürüyü durdurmaya muaffak olamaz.
Toklular kırılmış gibi pancar pürü yerken bir taraftan da arktan doyasıya su içerler.
Çok geçmeden tokmalayan toklulardan biri yere düşüp çırpınmaya başlar.
Bir, iki, üç, .
derken öğleye varmaya Gocoğlanın Üsüyün yedi toklu boğazlar.
Torun hüseyin köye habire ağlaya ağlaya toklu üleşi taşımaktadır.
Bir rivayete göre Gocaoğlanın Üsüyün o gün on bir toklu leşi gönderir köye.
Olup bitenlerden Duran Ağanın haberi yoktur.
Akşan tarladan gelse ki, ne görsün? Havluda deri kayılı! "Ulan Allah seni başıma bela mı verdi " diye Üsüyüne ılgar ama, Rahmetli büyük oğlu Hurşut araya girerek: "Yahu Ağa, çocuk isteyerek kesmedi ya Allah'tan mındar etmemiş, bırak şu küfürü, değme de çocuk yemeğini yesin" der.
O gün de evde etli mantı pişirmişler, Duran Ağanın burnunu sıksan canı çıkacak, Üsüyün hiç oralı değil çalıyor mantıya kaşığı.
.
.
Duran Ağa da küfürün bini bir para, öfkesini küfüre döküyor.
Üsüyün mantıyla mideyi doyurmuş, yemekten sonra yiyeceği dayağı hesaplarken, milletin yemek yeme telaşını fırsat bilip çatal kapıya doğru sekerek kaçıyor ve bir taraftan da, ağzıyla ritim tutup; "dittiri, dittiri dit/ dittiri dittiri dit.
Bu sene de diri satacağına deri sat, diri satacağına deri sat.
" diyerek kaçmaya başlamış.
Duran ağa ardından deyneği kötelemiş ya Üsüyün durur mu.
Üsüyün (Hüseyin Turgut) epey bir süre Duran Ağaya yaklaşamamış.

Doğru yol
Duymuşluğumuz vardır.
Raviler şöyle rivayet ederler ki; Acırlı iki köylü bir kara kış günü Belören'den köylerine yaya olarak gitmek isterler.
Bir müddet sonra hava bozar ve şiddetli bir tipiye yakalanırlar.
Tipide yollarını kaybeden iki arkadaş dereler tepeler aşıp perişan bir vaziyette karşıbağ'ın yamacından İmamın(Kör Yunüs'ün dedesi) evinin üstüne inerler.
İmamı karşılarında görünce can bulmuşa dönen Acırlılar; "Aman İmam, tipide yolumuzu azıttık sana rastlamasak neredeyse donup ölecektik, Allah seni karşımıza çıkardı bize yardım et" derler.
İmam: "Ulan oğlum siz doğru yoldan yeni azmadınız ya, hel bir kendinize gelinde yolu tarif ederim "der.

Bu sayfa Yard.Doç.Dr. Namık ASLAN tarafından derlenmiştir.
 
Powered by www.ilkokulum.net

Designed by DostYurdu

MKPortal ©2003-2008 mkportal.it